Toz dumana, sap samana karıştı

Toz dumana, sap samana karıştı

Mart 16, 2018
in Category: Serdar Öktem, Yazı - Makale
0 235 15
Toz dumana, sap samana karıştı
Sosyal Medyada Paylas

TOZ DUMANA SAP SAMANA KARIŞTI
Müzik piyasasında ortalığın hali.

Son günlerde canınız biraz müzik dinlemek istedi mi? Peki ne dinlediniz? Yoksa dinlediğiniz şeyler artık hep aynı mı geliyor size? Son yıllarda pop müzik dinlemek bir alışkanlık olmaya başladı ama artık her şey hep aynı geliyor galiba? Karşınıza sürekli olarak çıkan yeni “sanatçıları” görüp, bir yandan da “yahu ülkemizde ne kadar çok sanatçı varmış” diye şaşırıp kalıyor musunuz? Cevabınız “evet” ya da “hayır” olabilir. Bu yazıyı okuyun. Fikrinizi sonra söylersiniz.

Bu defa Türk Pop Müziği’nin haline bir göz atalım istedik. 80′ li yıllardan itibaren ve günümüze kadar ülkemizde ne yazık ki, sanat kavramının içi boşaltıldı ve insanların sanatçı deyince sanat güneşini anladığı bir duruma getirildi. Tabii okullardaki sanat eğitiminin bu denli yetersiz olduğu bir ülkede böyle bir sonuç kaçınılmazdı. Özellikle televizyonların program yapma ihtiyacı, ancak bu programları en az masrafla kotarma güdüsü, saatlerini doldurma telaşı, aynı bağlamda şarkıcı-türkücülerin ünlü olma, tanınma, para kazanma hırsları günümüz Türkiye’sinin sanat ve sanatçı manzaralarını belirledi.

Peki bu ortamda müzisyenler ve televizyonlar nasıl bir uygulama içindeler? Her şeyden önce ülkemizde bir medya- sanatçı! – plak şirketi üçgeni söz konusu. Medya (hem yazılı hem görsel ) belirli şarkıcıları ön plana
çıkarmak için sanki özel anlaşmalar yapmış gibi. Şarkıcı medya bağlantısı ne kadar güçlüyse o şarkıcının albümünün satış yapma şansı o kadar artıyor, dolayısıyla plak şirketi de o yöne doğru yatırım yapma gayreti içine giriyor. Pavyondan bozma TV programları da rating raporlarında en üst sıraları alınca sistem tamamlanmış oluyor. Sonuçta karşınızda her allahın günü aynı isimleri aynı şarkıları ve kelimeleri söylerken, ama farklı TV kanallarında buluyorsunuz. üstelik bu isimlerin hemen hepsi hiç çekinmeden söyledikleri parçaların kendilerine ait olduğunu iddia ediyor ve bir gecede 7 – 8 şarkıyı besteleyebildiklerini ifade ediyorlar. Bu ne büyük duygu birikimi, ne büyük ve erişilmez yetenek? Beste yapmak, hatta sanatçı kimliğini kazanmak bu kadar kolaydı da neden hala bir “Türk Rönesansı”ının yaşanamadığından bahsediliyordu. Bir de biz bu insanların çoğunu bir enstrüman çalarken görmedik. Yoksa biz mi yanılıyoruz, beste denilen şey vahiy halinde kağıda basılmış notalar olarak önlerine seriliyor da biz mi haksızlık ediyoruz? Örneğin günün birinde bir DJ çıkıyor ve televizyonda gözümüze soka soka işte bu beste bu grubun, ama bu arkadaş üstüne kendi ismini yazmış, bu da bunun deyip hırsızlığı kanıtlıyor ama ne suçlananlardan, ne plakçılarından, ne de onları pek seven basından ne ses seda çıkmıyor. Utanmayı soruyorsanız, bu sözcük çoktan bu türden kişilerin kaybettiğimiz kelimeler listesine girdi bile.

Tarkan’dan Sezen’e.

İsimleri çoğaltmak mümkün ama Tarkan’ ın Gypsy Kings’ ten alıp bestesini üzerine geçirdiği parçalar herkesin malumu. Başka bir şarkıcımız, son albümünün çoğunu İsrail bestelerinden kotardı, ama bestelerin altındaki imzada İsrailli herhangi bir isme rastlamadık. Kimi sanatçılarımız!! ise bir başka parçadan alıntı yapılırken “yukarıdan aşağıya” diye bir yöntem bulmuş ve böyle alıntının doğal olduğunu iddia edebiliyor.

1970 ‘lerden itibaren pop müziğimizin en önemli isimlerinden olan Sezen Aksu’ nun şarkıcılık yetenekleri konusunda hiçbir kuşkumuz yok. O güzelim sesini gerçekten çok hoş parçalarda değerlendirerek yıllarca kulağımızı temizledi ve gönlümüzü fethetti. Ancak ona arabesk yakışmadı, üstelik pop müzik adı altında
arabesk ve alaturka parçalar söylemeye kalkışması, hiç yakışmadı. Alaturka söyleyecekse saygımız sonsuz. çıkıp “ben alaturka söylüyorum” desin, bu tür müziği sevenler onu o kimlikle dinler. Ama pop dinliyorum diye Sezen Aksu satın alanlar arabeskimsi bir alaturka ile karşılaşınca en hafifinden kulakları bozulur, o günden sonra pop denen müzik türünün o olduğunu zanneder. Sezen Aksu’ nun bunu yapmaya hakkı var mıdır? Bu hakkı kendisinde görüyor mu acaba?

Beste denilen Şey!

Şimdi, beste nedir bir bakalım isterseniz, bir müzisyenin değişik beste yapma şekilleri vardır, müzisyen eserini hiçbir enstrümanla çalmadan doğrudan notaya geçirerek ortaya koyabilir ya da enstrümanı ile yeni sesler
yaratabilir, sonra bu sesleri genişleterek bestesini ortaya çıkarabilir. Veya oturup önce sözleri yazar, sonra bu sözlerin müzikal özelliklerinden yararlanarak ve o sözlerin izin verdiği ezgiyi notaya geçirerek besteyi oluşturur. Beste yapma bir ilham kaynağı olduğu kadar, bir matematik işidir de. Çünkü müzik temelinde bir matematiktir, belli sesleri belli sesler izler ve sonuçta belirli kuralların dışına çıkarak müzik yapamazsınız, yaparsanız modern müziğin alanına dalarsınız onun bile kuralları vardır ve uymak zorundasınızdır. Yani beste yapmak ya çok büyük bir enstrüman çalma yeteneği ya da iyi bir müzik eğitimi ister. Ortaya çıkıp “aklıma bir beste geldi, hemen oradaki bir kafeye girip arkadaşımın telesekreterine o besteyi söyledim, işte bu parça böyle doğdu” derseniz bir sürü insanı inandırabilirsiniz, ama kendinizi inandırabilir misiniz, bu toplumun kulağına ve kavram algılamalarına ne denli büyük bir kötülük yaptığınızın farkına varabilir misiniz? Sonuçta günün birinde ellerinde abuk sabuk sözler, bir takım insanlar karşımıza geçip “ben çok güzel besteler yapıyorum, hadi bana yardım edin” derler ve bizler oturup saatlerimizi harcayarak bu işin böyle olmadığını büyük umutları olan o insanlara anlatmak zorunda kalırız. Şu anda Türkiye’ de işleyen sistemde besteler anladığımız kadarıyla ya yabancı parçalardan alınıyor ki bunlar, özellikle ülkemizde pek bilinmeyen Ortadoğu ülkelerinin parçaları oluyor, o parçalar bazı şarkılarımızda olduğu üzere ritmleri değiştirilerek yeniden düzenleniyor ya da piyasada çok isim yapmış Atilla Özdemiroğlu, rahmetli Onno Tunç, rahmetli Uzay Heparı, Norayr Demirci, Garo Mafyan gibi müzisyenler tarafından düzenleme adı altında yapılıyor ve şarkıcılara mal ediliyor. Bu şarkıcılar ortaya çıkıp bestesi benim diye ahkam kesiyorlar, ama onları bir türlü bir enstrüman çalarken göremiyoruz, çünkü çalamıyorlar.

O halde enstrüman çalmadan besteci nasıl olunuyor, orasını ben cevaplayamadım, siz söyleyin. Bugün hemen bütün batılı müzisyenleri, neyseki artık Türkiye’ ye de geliyorlar da afaki konuşmak zorunda kalmıyoruz, herkes görüyor- sahnede ellerinde enstrümanları ile seyrederiz. Parça kendilerine aitse de değilse de
bestecinin kimliğini açıklayarak söylüyorlar ve bu sunuştan doğan telif ücreti gerekli kişilere ödeniyor. Üstelik konser olur, dinleti olur, bir konserin TV çekimi olur; ne olursa olsun o sanatçının söylediği şarkıya bestecisi kendisi bile olsa o konserin ya da o satışın gelirinden elde edilen pay ödeniyor. Çünkü bir şarkıdaki telif hakları değişik kişilere dağılıyor ve herkes hakkına sonuna kadar sahip çıkıyor. Zaten konuyu takip etmekle görevli kuruluşlar kuruş sektirmiyorlar, çünkü sistemin ancak böyle hakça bir düzenle ayakta durabileceğinin bilincindeler. Türkiye niye böyle bir sistemin içine bir türlü giremiyor? Neden Türk müzisyeni bütün gelirini bir türlü müzikten kazanma gücüne erişemiyor? Çünkü hala ülkemizde telif hakları yasaları çalıştırılamadı, Türkiye gerekli uluslararası kuruluşlara üye değil, ayrıca kimse enayi değil, bütün bu çalıntı mekanizmadan dünyadaki herkesin haberi var, neden başkalarının bestelerini kendine mal eden insanları aralarına
alsınlar ki?

Sound yok!

Bestelerin o şarkıları söyleyen şarkıcılarca yapılmadığının bir diğer kanıtı da parçaların tümünün hem sözlerinin hem de bestelerinin birbirine bu kadar çok benzemesi. Hani “sound” deriz ya ne mutlu bize, ülkemiz müzisyenlerinin tek bir soundu var, hepsi tek vücut olarak aynı soundda eserler üretiyorlar! Batı’da şu anda ülkemizde yapılan, hemen her gün radyo televizyonlarda sürü sepet örneğini duyduğunuz müzik, sadece 13-15 yaş, yani onların teen-age, bizim buluğ çağı dediğimiz kuşağa hitap etmek amacıyla yapılır. Bu kuşak 16’lı
yaşlarına geldiğinde asıl dinlemek istedikleri türe terfi ederler. Bundan sonraki yaşamlarında yaşlarının gerektirdiği müziklere yönelirler. Bu türler önce Rock, sonra Caz ve Klasik olur. Belirli eğitim düzeyinin üstündekiler de opera ve daha ağır müziklere yönelebilir. Ancak eğlence müziği dediğimiz ve her yaştan insanın dans etmek, eğlenmek istediği müzik de dans müziği adı altında ayrı listelenir ve satışa sunulur. Yani müzik keskin türlere ayrılmıştır, her müzisyen başka dallara kol salsa da kendi kulvarında eserlerini üretir ve bunun meyvelerini toplar.

Bir ülkede tek bir müzik türünden pop müzik diye bahsetmek o ülkenin tek sesliliğin zavallılığında sürüklendiği anlamına da gelebilir. Çünkü bugün biliyoruz ki, çok sesli bir toplumun temel besin kaynaklarından biri çok sesli müziktir. Atatürk’ ün zamanında çok sesli devlet konservatuarını ve orkestraları kurmasının ardında yatan gerçek de işte buydu. Toplumu bir an önce çok sesliliğe yani demokrasiye alıştırmak istiyordu.

Medya patronu sevgiler!

O halde batıda ortaya çıkan ve dönem dönem çok etkin olan rap, acid, house gibi türler neyin nesi? Bu müzik türleri, işte hep o 13-15 yaş kuşaklarının dönemsel çizgilerini taşır. Örneğin rap Amerika’da sokaklarda yetişen
siyahların müziğidir ve onların kültürünü anlatır. Siz bu ülkede rap müzik yapmaya kalkışırsanız Müslüman mahallesinde salyangoz satmış olmuyor musunuz? ülkemizde müzik, ne yazık ki, inanılmaz bir sığlığın, yavanlığın, saçma sapan sözlerin ve iki ölçüden oluşma son derece basit melodilerin tuzağına düşmüştür. üstelik bu müzik, günümüz müziği adı altında toplumumuzun her kesimine satılacak şekilde yukarıda bahsettiğimiz üçgenler eliyle pazarlanmaktadır. Bu durumda çok ünlü bir sanatçımız bile 30
yıllık dostunun çocuğunun cenaze törenine gitmektense, bir medya patronunun çocuğunun cenaze törenine gitmeyi tercih edebilmektedir! Çıkar ilişkilerinin vardığı noktayı düşünün. Sadece bu ilişkiler bu müzisyenlerin toplumumuz gündeminde kalmasını sağlamaktadır.

Ama, yine de medyanın desteği yetmemiş görünüyor, çünkü hep aynı müzikler ve hemen hemen tek bir elden çıkan sözler artık yaşam alanı bulamıyor. Bize gelen rakamlara göre son yıllarda bütün şarkıcıların bütün albümleri satmıyor. En çok satan şarkıcı! parçalarının ise albüm satmaları yetersiz seslerini, kötü şan tekniklerini, son derece basit melodilerini haklı çıkarmıyor. Topluma bu kadar basiti sunmanın hiçbir anlaşılır yanı yok, halkımız böyle istiyor bahanesinin ardına sığınmadan kaliteyi üretmenin ve alıcının düzeyini de yükseltmeye uğraşmanın zamanı geldi de geçiyor. Bu halka kaliteyi verdiniz de ne zaman almadı? Ama sizler sanatı ve sanatçıyı toplumun gözünde bu kadar küçültürseniz, birisi gelir ” böyle sanatın içine tükürür ” sesinizi çıkartamazsınız, diğeri baleyi, operayı yasaklamaya kalkar susarsınız, öbürü gider güzelim müzenin ortasına minare dikmeye kalkar kabul etmek zorunda kalırsınız. Bir kere toplumun genel değerleri aşınmaya başlayıp ” yükselen değerler ” önem kazanmaya başladı mı işin sonu gelmez. Toplumun sanat kavramının içi boşaldığında her türlü değer anlamını yitirmiş olur.

Cesaret, yürek ister.

Ancak başka bir yönetim geldiğinde uygulanan sanat terörü tersine dönebilir. O zaman da bugün baştacı edilen sanatçılar ve kişiler ağlamaya başlayabilir. O yüzden biz diyoruz ki, gelin her sanatçının ürününü o sanatçının kendisi sunsun, sunamıyorsa sunan şarkıcı, Şarkıcı kimliği ile ve o eserde emeği olanların dürüstçe hakkını vererek ortaya çıksın. Kendisine önerilen başka teklifleri de onur meselesi yapıp reddetmeyi görev bilsin. Sanatçıların ürünleri eşit koşullarda, yani eşit rekabet koşullarında halka sunulsun, satılan satılır satılmayan daha iyi ürünler vermek için uğraş vermek durumunda kalsın. Bakalım el mi yaman bey mi yaman? Gelin televizyonlarda playback kolaycılığından kaçın, gerçek konser salonlarında gerçek seslerinizle gerçek konserler verin. Emin olun bir şey kaybetmezsiniz ve lütfen eserlerinizi sahnede ellerinizle seslendirin. Öyle çıkıp da “Madonna benden önce piyasaya çıktığı için ünlü oldu, yoksa beni taklit etmek zorunda kalırdı” gibi uçan kuşların bile güldüğü vecizeler yumurtlamayın. O Madonna fasulyeden Madonna olmadı.

Son söz şu; tüm müzik tüketicilerinden, gerçekten sanat üretmeyenlerin çalışmalarının satın alınaması yolunda bir kampanya başlatılmasını öneriyoruz. Müziklerini yeterli saygınlığa ulaştırmayan müzisyenlerin eserlerini tüketmeyin, bestesinden emin olmadıkça o eseri satın almayın. Bunu onlar dürüst davranana kadar sürdürün. Televizyonlardan kaliteli programlar talep edin.

Bunların yapılacağından çok umutsuzum ama Thomas Moore da ütopya isimli bir kitap yazmıştı!

SERDAR ÖKTEM


Sosyal Medyada Paylas
, , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir