Ortalığın hali

Ortalığın hali

Mart 16, 2018
in Category: Serdar Öktem, Yazı - Makale
0 263 16
Ortalığın hali
Sosyal Medyada Paylas

1970’lerin başında Sezen Cumhur Önal ve Fecri Ebcioğlu yabancı Şarkıların üzerine Türkçe sözler yazarak bugünün Türk Pop Müziği` nin temellerini attılar. O ana dek sadece radyodan Türk Sanat Müziği ve Halk Müziği dinlemeye alışan toplum aynı yıllar içinde hem televizyonla hem de Pop müzikle tanışıyordu. Hemen her konuda olduğu gibi bu müzik türüne de Türk toplumu hazırlıksız yakalandı. O zamanlar bu müziğe aranjman deniyordu ve telif hakları bilinmiyordu.  Zaten Türkiye sistemin bütünüyle dışında olduğu için dünyada kimsenin de Türkiye`de olan biteni umursadığı yoktu, çünkü burası bir pazar olarak kabul edilmiyordu. Bir ülkede pop müziğin ortaya çıkabilmesi için gereken altyapı ülkemizde yoktu, şu anda da bulunduğu söylenemez ya…

Pop müziğin ortaya çıkabilmesi için Amerika` da uzun yıllar süren bir kölelik dönemi ile, Avrupa`da yüzyıllar süren Engizisyon dönemi yaşandı. Sonra Avrupa` da Rönesans ile birlikte özgürleşen birey sanat yapıtları vermeye başladı. Amerika`da ise aynı dönemde siyahlar pamuk tarlalarında ağıtlar yakarak bluesun temellerini atıyorlardı. 1800` lerde önce Amerika`da arkasından Avrupa`da sanayileşmeyle birlikte kölelik kalktı belki ama işçilik başladı. Böylece sömürünün tarzı değişmekle birlikte, içeriği aynı kaldı. Aradaki fark işçinin çalıştığının karşılığını alıyor olmasıydı. Zaman içinde hem Amerika hem Avrupa`da sendikacılık hareketlerinin gelişmesi ve demokrasilerin yerleşmesi, sanayii toplumunun refahının sermayenin birikimi ve yatırımlarla artmasıyla toplumların yapısı değişti ve tüketim, toplumun en temel ihtiyaçları arasına girdi. Böylece sürekli üretim-tüketim dengesi kuruldu ve ekonomiler gittikçe büyümeye başladı. Sömürü ise demokrasinin yerleştiği ülkelerin o ülkelere mali bakımdan bağımlı ülkeleri sömürmesi şekline döndü. Ancak tüketim ne kadar tatlı olursa olsun sanayii toplumunda yaşayan birey son derece sert koşullarda çalışmak durumundaydı. Toplumun bu yapısı elbette onun sanatına da yansıdı ve in the hard day’s night (zor bir günün gecesinde) gibi bir parça yapıldı. Böylece rock batı toplumunun bünyesinde kimliğini buldu. Peki zenciler pamuk tarlalarında blues söylerken Anadolu`nun ırgatları ne yapıyordu dersiniz? Onlar da blues söyleyen zencilerle aynı coğrafyada yaşıyor ve aynı pamuk tarlalarında çalışıp blues ile aynı nota dizgisine sahip bozlakları söylüyorlardı. Aradaki fark sadece Türk toplumunun asla sanayileşme aşamasına ulaşamamasıdır. Türkiye özellikle 1950`den sonra Amerika`dan gelen paralarla (Marshall Planı) sahte bir tüketim cennetine dönüşerek yıllarını başkasının eline bakarak geçirdi. Zaten o başkası bize varolan uçak fabrikamızı tencere fabrikasına çevirmemizi, bol bol karayolu yapmamızı, onlardan gelecek kredilerle telefon teknolojimizi yenilememizi söyledi. Böylece Türkiye asla sanayiileşme aşamasına gelemedi, ancak dünya sanayii toplumunu geçerek bilgi toplumuna ulaştı. žŞimdi diyeceksiniz ki, bunların konumuzla ne alakası var? Bir ülkenin toplumsal aşamaları o ülkenin sanatçılarının ürettiği eserlerin tarzını da belirler. Aristokrasi olmasaydı belki klasik müzik te olmazdı, sanayii olmasaydı rock ve pop olmazdı. Vietnam savaşının getirdiği şartlar Hard rock`u evrimleştirdi, hard rock o günden bu yana topluma, düzene ya da her şeye olan tepkinin ifadesiyle bir düşünce müziği olarak yaşamımızın her anında yerini aldı. Ancak Rock ve Caz ve Klasik müzik türleri batı toplumunun belirli bir yaşın üstündeki kesimlerini ilgilendirir. Aynı toplumun ürettiği pop müzik ise tam bir tüketim müziğidir ve neredeyse günlük olarak tüketilir. Üstelik bu müzik 13-15 yaş arası kitle hedef seçilerek üretilir. Böylece her 2-3 yılda bir ortaya atılan yeni şarkıcılar o dönemin yaş kuşağına hitap ederler ve ortadan kaybolurlar. Siz bugün MC Hammer`ın adını anımsıyor musunuz?

Bu noktaya kadar söylemeye çalıştıklarımız aslında kitaplara konu olabilecek uzunlukta genel bir araştırma konusunun çok yüzeyden anlatılmasıydı. Müzik sanayiinin işleme sistemi ve kök aldığı toplumsal köken sizin de fark ettiğiniz gibi ülkemizin koşullarıyla asla uyum sağlamamaktadır.Çünkü kendi kültürel köklerinden temel almayan hiçbir müziğin ne ulusal ne de uluslararası alanda şansı vardır.

Ülkemiz birçok konuda yakın tarihten gelen kolaycılığa, çalışmadan para kazanmaya ve mümkün olduğunca işten kaytarmaya alışmışken, insanlar oturup bir de beste mi yapacaktı? İşin kolayı vardı, o da onun bunun bestesinin üzerine abuk subuk sözler yazmaktı. Biraz evvel bluesun ortaya çıkışı ve gelişim dönemine göz atmıştık. Peki onunla aynı makamsal ve ezgisel düzlemlerde yer
alan hicaz ile bozlak ne yaptı? Hicaz sarayın dışına asla çıkamadı ve aristokrasinin müziği olarak kaldı. Bozlak ise pamuk tarlalarından asla çıkamadı. İkisi de çok seslendirilemedi ve çağdaş enstrümanlarla donatılamadı. Böylece evrensel ortamlarda asla bluesun şansını yakalayamadılar. Zaten çok seslilik ve gerçek demokrasi sanayileşmeden geçmiyor mu? Yapılması gereken toplumsal çok seslilikle birlikte müzikal çok sesliliğin de sağlanmasıydı. Ancak insanlarımız üzerinde özellikle uygulanan standart politika, onları çok seslilikten, düşünmekten, düşündüğünü açıklamaktan, yazmaktan uzak tutmaktır. Yıllardır sürdürülen bu ısrarlı politikalar son derece başarılı olmuş ve bütün gün ve gecesini aptal kutusunun başında geçiren, bir kitap okumaktansa aynı parayı verip bir döner yemeyi tercih eden, çok sesli düşünemediği için çok sesli de duyamayan kulağıyla arabeskin pençesine düşen insan tipi toplumumuzun belkemiğini oluşturmayı başarmıştır. Türkiye tam Atatürk devrimlerinin getirdiği yeniden yapılanmayı, yeni bir alfabeyi ve batılı yaşam tarzını benimsemeye başlamıştı ki, kendisini 1950`den sonra inanılmaz bir kültür emperyalizminin içinde bulmuştur. Kendi ülkesinde yabancı dille eğitim yapan, kendi dilini doğru dürüst konuşamadan yabancı bir dili de öğrenememiş kuşaklar Türkiye’yi sarmalamıştır. Toplumumuz iş, bilim ve sanat üretemeyen konumlara düşürülmüştür. Bunu da ne yazık ki politikacılarımız becermiştir. O günden bu yana müziğin içine düştüğü açmazın temel nedeni de budur. Eğitimin yanlış uygulanması sonucu bir kısım insan kendi toplumuna yabancı olarak yetişirken, bir kısım insan ise yeterli eğitimi alamamaktan onlara düşman olarak yetişmiştir. Kendi toplumuna yabancı yetişen kuşak kafayı gözü yararak ingilizce sözler yazmış ve rock yaptığını iddia edebilmiştir. Sanayileşmemiş bir toplumda rock olamayacağı gerçeği ise ne yazık ki, kulak arkası edilmiştir. Yapılan müzik hiç olmazsa Türkçe sözlere dayansaydı yine de ufak bir ilerleme sağlanabilir, ortam bugün bulunduğu zavallılıkta kalmazdı. Rock her şeyden önce toplumunun sorunlarını irdeleyen, onları ve çözüm yollarını halkına anlatabilecek bilgi birikimine sahip müzisyenler ister. Peki her şey sorun mu olmalı, aşkın rock’ u olmaz mı? Olmaz olur mu, bir müzisyen elbette duyguları ya da algıları neyi gerektiriyorsa onun müziğini yapar, iyi de yeter ki duygularını kendi! müziğine yansıtmayı bilsin.

Diğer taraf ise onlara tepkiyi iyice arabesk dinleyerek vermiştir. Rock yapan müzisyenler müziğin evrensel olduğunu ve ülkeden çıkıp müzik yapabilmenin tek yolunun ingilizce müzik yapmak olduğunu söylemişlerdir. Halbuki yerel kültürü anlayıp özümsemeden müziğini evrensel boyutlara ulaştırmanın olanaksızlığını onlara bir türlü anlatamamışızdır. Bu dönemde göç bütün büyük kentleri sarmış ve köylerinden kopup gelen kitleler büyük şehirde iyice yabancılaşmış olarak kendi kültürlerini yaşamaya çalışmışlardır. Bu olgu dinsel sömürüyle birlikte, arabeskin tüm kültüre bulaşmaya başlamasına, genel toplum kültürünün şehir kültürüyle özdeşleşmesine değil de, köy kültürüyle kaynaşmasına neden olmuştur. işte sanatın ve sanatçının görevi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Gerçek müzisyenlerimiz müziğimizin kalitesini gittikçe yükselterek insanımızı gittikçe daha rafine ürünler dinlemeye yöneltmelilerdi, üstelik bu yöneltme son derece bilinçli müzik politikalarıyla yürütülmeliydi. Böylece toplumsal kültür gittikçe zenginleşecek, ulusumuzun kendi içinde ve dünyadaki yeri de çok daha saygın bir konuma oturacaktı( tabii diğer öğelerin de bulunmasıyla birlikte) . Ancak zor olanı yapmaya kimsenin niyeti bile olmadı. Dünyada 13-15 yaş kuşağına hitap eden, hiçbir amacı olmayan, söz içeriği bulunmayan, üstelik Türkiye gerçeğinde kökünü arabeskten alan yoz bir müzik her tarafımızı sarmış durumda.
Artık herkes biliyor ki, ortaya çıkarılan bestelerin çoğu yabancı parçalardan çalıntı, hatta sözler bile çalıntı. Artık kandırmaca o denli büyük boyutlara vardı ki, bazı müzisyenler herkesi enayi yerine koyup bir eserden esinlenirken yukarıdan aşağıya (ne demekse ) alıntı yapmanın doğal olduğunu söyleyebiliyor. Böylece çalıntı olmuyormuş, esinlenme oluyormuş! Müziğimizin bir diğer ve önemli
noktası da sanatçılarımızın hali. Bildiğiniz gibi biz müzik eğitimi alan bir toplum değiliz. Bizim müzik eğitimimiz ortaokuldaki blok flüt derslerinden geliyor. Doğru dürüst müzik eğitimi alanlar ise Türkiye’ de konservatuardan çıkıyor. Öyleyse ya bu kadar çok müzisyen olmaması gerekir ya da bazıları yalan söylüyor. Son günlerde ortaya çıkarılan birçok çalıntı parçayı hepiniz biliyorsunuz. Bunlar açıklandı, ama onların bestesini yaptım diyenler utanıp ortadan yok olmadılar! Ya da kimisi TV programlarına çıkıp ben sabaha kadar oturup 5, 6 parçayı bitiriyorum bile diyebiliyor. Ancak bu besteleri ben yaptım diyenleri sahnede bir kere bile bir şey çalarken görmedik. Bu satırlardan bütün müzisyenleri konserlerinde enstrüman çalmaya davet ediyoruz, lütfen bunu yapın, kendinizi ispat edin, edemiyorsanız lütfen kavramların içini boşalttığınızı unutmayın ve sadece yorumcu olarak kalın, emin olun bu o kadar da kötü değildir.

Kimisi de ben besteyi ağzımla yaparım, melodisini söylerim başkaları notaya geçirir diyebiliyor, tabii yine koskoca bir milleti enayi yerine koyuyor. Onların yaptığı -eğer o kadarcığı yapıyorlarsa-tema müziğidir. O temadan yola çıkarak gerçek besteyi yapan büyük olasılıkla albümde düzenlemeyi yapan olarak gördüğümüz kişilerdir. Besteci kimdir? Besteci her şeyden önce müziğin matematiğini bilen kişidir. Aklına gelen sözleri onların müzikal yapılarını dikkate alarak müzikleyen, belki önce notaya geçiren, belki önce enstrümanında çalarak ortaya koyan ve notaya geçiren kişidir. Hiçbir enstrüman çalamayan, nota yazmasını ya da okumasını bilmeyen kişi nasıl besteci olabilir? Bilgisayar başında besteci olunabilir mi? Daha doğrusu yeterli nota eğitimi olmadan bilgisayar başında beste yapılabilir mi? Bu soruların tümünün cevabı hayır. Artık bu ülkede ya doğru dürüst müzik yapanlar ortaya çıksın, ya da besteciyim diye geçinip duranlar ortadan çekilip gitsinler. Şu anda pop müzik piyasasını elinde tutan belirli gruplar var. Bu gruplar besteci, şarkıcı ve söz yazarı ortaklaşa çalışıyorlar. Bestesi kendisine ait olmasa da şarkıları söyleyen kişi bestelerin de görünüşte sahibi oluyor. Bu bestecilerin bir TV programında bestelerini çalmalarını öyle isterdik ki… Sonuçta şarkıcı olmayan şarkıcıların, besteci olmayan bestecilerin elinde, çalıntı parçalarla bir o yana bir bu yana savrulan müzik dünyası nereye gidiyor? İçi iyice boşaltılmış ürünlerini daha ne kadar kime, kimlere satabileceklerini düşünüyorlar? Satamayacaklarını düşünüyor olmalılar ki, Rock`çu olmayan rockçuları ve arabeskin rockçularını bir araya getirip bu seferde rock müziğin içini boşaltmaya çalışıyorlar. Bakın bu ülkede birçok kavramın içi boşaltıldı, sırada sanat ve müzik kavramları var. Öncelikle sanatın içini boşalttılar. Herkese sanatçı demeye başladılar.

Dansözlerden 900`lü hat dilberlerine kadar herkes sanatçı! Dansözler bu sözümüzden alınmasın ama zenaat ile sanatı birbirine karıştırmamak gerekli. Onlar kendilerine sanatçı diyeli beri biz sanatçı sıfatımızdan feragat etmeye başladık doğrusu. Sanat tamamen kendine özgü, başkasının yapmadığı hatta yapamadığı bir ürünü yaratmaktır. Bu bir resim olur, bir heykel olur, bir müzik olur, son dönemlerde bir film olur, ama sanatın oluşabilmesi için yapılan eylemden yepyeni bir ürünün ortaya çıkması ve onun daha önce yapılmamış olması gerekir. Ortaya çıkan ürün en azından onu yaratanın kendine özgü bir yaratısı olmalıdır. Sanatçı sanatını öncelikle kendisi için yapar, sonra ürettiği sanat, toplumunu daha üst noktalara çeker ve estetik zevklerini inceltir. Günümüz Türkiye’ sinde söyler misiniz bu nitelikleri gerçekleyen tek bir ürün var mıdır? Artık aramızda da şarkıcılar için sanatçı sıfatıyla konuşuyoruz ve böylece sanatı gittikçe kirlettiğimizin farkına bile varamıyoruz. Sonra adamın teki sanatın içine tükürmeye kalktığında sesimiz bile çıkmıyor, bir diğeri müzeyi camiye çevirmeye kalkıyor susuyoruz, öteki CSO konserini duyduğunda öcü varmış gibi kaçıyor başımızı çeviriyoruz. Sonra da şeriat geliyor çığlıkları atıyoruz. Yapan biziz eden biziz niye bağırıyoruz ki? Gerek yazılı gerek görsel basın sanatın içinin boşaltılmasına destek veriyor, sanat adına ne bir şeyler üretme yeteneği olan ne de üretebileceklere kapılarını sonuna kadar açıyor. Sabahtan akşama ekranlar, dergiler, gazeteler onların posterleri ve programlarıyla doluyor, sonuçta da Aziz Nesin halkımızın %80` inden bahsediyor! Ne olacaktı ki? Bu ülkede Abidin Dino öldüğünde kıyamet kopmadı, onun eserlerini bilen kaç kişi vardır, o da herhalde parmakla sayılabilir. Ya da o Osmanlı`ya çok hayran kitlenin kaçta kaçı padişahların piyano konçertoları, valide sultanların klasik parçalar bestelediklerini biliyor? Büyük bir sanatçımız! Bob Dylan’ ın 1970 yılı albüm kapağını aynen kopye ediyor, sonra da bunu büyük bir sanat yapıtı gibi toplumumuza sunuyor, herkesi enayi mi sanıyorlar? Hırsızlıklarını sanat diye sunanlar ortaya belgelerle çıkıldığında geçenlerde İbrahim Tatlıses’ in bir TV programında söylediğini mi söyleyecekler merak ediyorum: O bizden almış olabilir! Herhalde zaman yolculuğu yapmışlardır…. Bizim bugünkü pop müzik denen garabetimiz taa 1979′ daki bir ilhan irem albümünden alınmış galiba. O albümde İrem, kanunlar, udlar ve başka Türk sazları kullanarak olanlar olmuş parçasını yapmıştı. Ama o, bir deneme ve başlangıçtı ve o aşamadan ışık alınarak ilerlemek gerekiyordu. İlerleyen ilerledi de çoğunluk niye hala orada kaldı anlayamadık. Artık farklı şeyler yapmanın zamanı geldi.

Bakın uluslararası piyasada ismini duyurabilmiş bir tek müzisyenimiz bile yok. Herhalde bunun bir nedeni var. Evrensel müzik dünyasında müzik yaş kuşaklarına ayrılmıştır. Pop denen şeyi çocuklar dinler. Büyükler Rock, Caz ve Klasik dinlerler. Dinledikçe biraz düşünür ve toplumsal eylemlerini de öyle koyarlar. Çünkü şarkı sözleri o müziği yapan insanın toplumuna vermek istediği şu ya da bu mesajla yüklüdür. Çünkü sanatçı dediğimiz insanın her şeyden önce söyleyecek bir sözü olması gerekir. Bir oradan bir buradan gelme, birçok müzisyenin bestesini yaptığı, birçok kişinin sözlerini yazdığı müzikler o dünyalarda geçerliliğini koruyamazlar. Neden mi, kimse başkasının düşüncelerine ya da duygularına papağanlık yapmak istemez de ondan. Ayrıca herkesin sound dediğimiz bir tarzı vardır ve o insanı bir kere dinleyerek sonraki dinlemelerinizde onu hemen tanıyabilirsiniz. Ben her türlü müziği yapıyorum ya da dinliyorum diye bir saçmalık olmaz, çünkü bu maddeten de olanaksızdır. Bir diğer özellik eğlence müziği alanındadır ve o müziği günlük yaşamlarının içine sokmaz insanlar, gerçekten hem eğlenmek hem dans etmek için dinlerler. Son dönemde ortaya çıkan pop müzik parçalarına bir bakın, neredeyse tamamı alaturka ve arabeskin pençesinde yapılmış. Ne alaturkaya ne de arabeske lafımız var. isteyen istediği müziği dinler, ama arabeski pop diye satarsanız insanların kulağını bozmuş, onları yanlış bilgilendirmiş olursunuz. Medyanın gücünü elinde tutuyorsunuz diye bunu yapmaya hakkınız var mı? Biliyoruz ki,
karşımıza geçip en klişe lafınızı söyleyeceksiniz: “Halk böyle istiyor….” Hayır efendim halk öyle istemiyor. Bu ülkede kaliteli yapılmış ürünler iyi tanıtıldı da halktan ne zaman ilgi görmedi? Ama onları peynir ekmek gibi satamazsınız, böylece cepleriniz daha az dolar değil mi? Ayrıca genel devlet politikalarına uyumlu müzisyenler olarak toplumun her kesiminde saygınlığınız biraz daha yükseltilir. Bizim aslında bu satırları yazmakta tek bir amacımız var, kavramların doğru tanımlarının yapılabilmesi, müzik türlerinin halkın kulağında doğru yerlerine oturabilmesi için bunların doğru tarif ve sunumlarıyla sunulmasını istiyoruz. Yoksa kimsenin kazandığı milyarlarda gözümüz yok. Yeter ki toplum ortaya çıkan her ürüne eşit olanaklarla kavuşsun ve değerlendirmesini kendi benliğinde yaparak bir sonra satın alacağı albümün adını özgür iradesiyle ortaya koysun. Bugün çekilen kliplerin ya da yapılmak istenen TV programlarının önüne hep aynı engel dikiliyor ;”halkımız bunu daha çok seviyor”.

Peki geldik bizim gerçek müzisyenlerimize. Onlar ne yapıyorlar, müziklerini yapmak için çaba göstermiyorlar mı? Elbette hiç durmadan üretiyorlar. Ama seslerini duyurma şansları gittikçe yok oluyor çünkü medyatik olma duyguları yok, bu da onları toplumdan gittikçe uzaklaştırıyor. Promosyonları yapılmadığı için belirli bir kitlenin ötesine geçemiyorlar. Böylece plakçılar bile onların albümlerini yapmaya düşünmeye başladılar. Sonuç olarak bizlerin desteği olmazsa onlar yaşamlarını sürdüremeyecekler, bu, toplumun nefes yollarının tıkanması demektir. Ayrıca bizi kandırmaya çalışanların da yaptıkları yanlarına kalmamalıdır. Onların cezalarını çekmelerinin tek bir yolu var, o da albümlerinin tek bir tane bile satılmaması. Bunları söylerken ne yazık ki olacağına inanmıyorum ve herkese sabırlar diliyorum. Tabii ayın her tarafının karanlık olduğunu herkese bir kere daha hatırlatmakta fayda var.

SERDAR ÖKTEM


Sosyal Medyada Paylas
, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir